PARA ve MUTLULUK

İnsanlık tarihinin içinde bulunduğumuz evresinde, yeryüzündeki herkesi doyurmak, giydirmek,barındırmak ve eğitmek için yeterli maddi kaynağa sahibiz.! Gene benzer şekilde, herkese sağlık hizmeti sunabilir,belli başlı hastalıkları yeryüzünden silebilir veya çevre kirliliğinin önüne geçebiliriz.Böylesi bir küresel imkan günümüzde artık ütopik bir hayal olmaktan çıkmış, yani yukarıdaki sıralanan imkanlar eğer istenirse pekala gerçekleştirilebilinir hedefler halini almış bulunuyor. Oysa her geçen gün daha ısınan dünyamızda, bu hedeflerin kıyısından bile geçemediğimiz ortada. İnsanların iki farklı dünyaya ayrıldığını görüyoruz: Bolluk, lüks ve maddi aşırılıklarla dolu “birinci” dünya ile mahrumiyet, yoksulluk ve sıkıntı içindeki “üçüncü” dünya. Birinci ve üçüncü dünya ülkeleri eskiden birbirinden sınır hatlarıyla ayrılırdı. Bugün ise, aynı ülkede ikisin ide bulmak mümkün. Artık ülkelerin çoğunda, müreffeh semtlerin etrafında, giderek genişleyen yoksul bölgelerle çevrilmiş durumda.Dünya nüfusunun büyük bölümü, ekonomik mantığı ‘kazanan hepsini alır‘ prensibine dayana toplumlarda yaşıyor. Bu toplumlar , arzuladığı ne varsa hepsini elde etmeye çalışan bireylerden müteşekkil. Böylesi bir mantığın hüküm sürdüğü bir ortamda, bencillik ve maddiyatçılığın artık ahlaki bir sorun olarak görülüyor olmasına değil de yaşamın temel amacı olarak görülüyor olmasına şaşırmamak lazım. Bu kürsel gerçeklik, insanların (hepimizi kastediyorum) tüketim ve maddiyatçılık (materyalizm) dinini kabule teşne olmaları sayesinde mümkün olabiliyor. Eğer bu durumu bir din değiştirme olarak betimlemekte bir mahsur yok ise, bu tür bir kitlesel din değiştirme süreci halen devam etmektedir. Büyük kısmımız, daha çok servetin ve malın iyi bir yaşam için vazgeçilmez olduğunu inancın büyüsüne kendimizi kaptırmış bulunuyoruz. İyi durumda olmak için önce bol paralı olmak gerektiği düşüncesini kanıksamayan kaç kişi kaldı bilmiyorum. Gene bir çoğumuz, farkında olalım veya olmayalım, mutluluk veya başarıyı içimize (yani ruh durumumuzu veya karakter yapımıza) bakarak değil, dışımıza (yani nelere sahip ve neleri alabilecek durumda olduğumuza) bakarak tespit etmeyi alışkanlık edinmiş durumdayız. Benzer bir biçimde, başkalarının değerlerini ve başarılarını bu kişilerin bilgeliklerine, kibarlıklarına veya topluma katkılarına göre değil de onların uygun giysiye, uygun arabaya, kısacası uygun “maddelere” sahip olup olmadığına bakarak belirleyen bir dünya görüşünü benimsemiş bulunuyoruz.

Değerle ile ilgili modern ölçünün belkide en sevimsiz cephesini, onun sadece yeterli olana sahip olmakla değil fakat başkalarından daha fazlasına sahip olmakla ilgili olması oluşturuyor. Yani bizim gözümüzde birisinin kişisel değeri, o kişinin parasının ve malının başkalarına (gerek gerçek hayatta çevremizdeki insanlar gerekse de ekranlardaki yarı gerçek kişilere) kıyasla daha fazla veya daha az oluşuna göre belirleniyor. Bu bağlamda, Bill Gates’i bir yana bırakacak olursak, her zaman daha fazlasına sahip en az bir kişinin var olması dolayısıyla hiç kimse kendini yeterli paraya ve mala sahipmiş gibi hissetmiyor. Bu yüzden, her servet düzeyinde, sürekli biraz daha pahalı oyuncaklara, statü sembollerine ve imaj ustalarına ihtiyaç duyan ve halihazırda sahip olduklarından daha fazlasına sahip olması gerektiğini hisseden insanlarla karşılaşıyoruz. Reklam şirketlerinin yöneticilerinin onlarca yıldır bildiği gibi, bizler, ancak “arzular”ı acil “ihtiyaçlar” olarak hissettiğimiz ve yaşamın “vazgeçilmezler”i ile ilgili düşüncemiz bulanıklaştığı zaman ‘iyi tüketiciler’ haline gelebiliriz. Bu açıdan çoğumuz ‘iyi tüketiciler’ sınıfına dahil olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Tüketim toplumunun vaatleri gerçek olsaydı, belki bir tesellimiz olabilirdi; Ama ne yazık ki bu vaatler gerçek değil. Tim Kasser’in kısa ama vurucu kitabı burada devreye giriyor. Kasser kitabında, serveti artan insanların hayatlarından daha memnun veya psikolojik açıdan daha sağlıklı olmadıklarını ortaya koyan ciddi bir araştırmanın sonucunu değerlendiriyor. Daha net bir şekilde ifade edilirse, araştırmalara göre insanlar gelir düzeylerini belirli bir seviyenin üzerine çıkarmayı başardıklarında bu artış, onların mutluluklarını ya hiç etkilemiyor yada çok az etkiliyor. Kasser, maddiyatçı değerleri ve arzuları güçlü olan insanların fazla maddiyatçı olmayan insanlara nispeten daha fazla anksiyete (endişe) belirtileri gösterdiklerini, daha fazla depresyona girme riskiyle karşı karşıya bulunduklarını, bedenlerinde daha sık tahrişlerin meydana geldiğini bilimsel verilerle ortaya koyuyor. Bu kişiler daha fazla televizyon seyrediyor, daha fazla alkol ve uyuşturucu kullanıyor ve başkalarıyla daha zayıf ilişkiler kuruyorlar. Bu kişilerin rüyaları bile endişe ve sıkıntı ile dolu oluyor. Anlaşılan ‘zengin olma rüyasına’ kendini fazlaca kaptırmış ve ceplerini doldurmanın derdine düşmüş kişiler, bu rüyaya kendilerini kaptırdıkları ölçüde benliklerini ve ruhlarını yitiriyorlar. Kasser temelde, maddiyatçılığın mutsuzluğa yol açmasının iki nedeni üzerinde duruyor. Bunların birincisi, maddiyatçılığın insan ruhunda oluşturduğu ek yük. Buna göre, daha fazla servete ve mala sahip olma arzusu, bizi daha fazla bir hızla yaşamaya sevk ediyor. Sadece daha sıkı çalışmak zorunda kalmıyoruz; istediğimiz ürünleri elde ettikten sonra, bu ürünlerin muhafazası, güncellenmesi, yenilenmesi ve sigortası ile ilgilenmemiz ve onları sürekli gözetmemiz de gerekiyor. Bunun sonucu olarak, maddiyatçıların yaşam yolculuğu esnasında sırtlanmaları gereken yük artarken, (bu yolculuğun asıl keyif verici yönünü oluşturan) yaşamak, sevmek ve öğrenmek için ayırabilecekleri enerji ve zaman giderek azalıyor. Bu yüzden, maddiyatçılık, mutluluk vaat etmesine karşın, sonuçta insanı yorgunluk ve stresle baş başa bırakıyor. Kasser’in ilgi çekici tezine göre, maddiyatçılık mutsuzluğa yol açtığı gibi, mutsuzluğun kendiside maddiyatçılığa neden oluyor. Bu bağlamda Kasser, daha fazlasına sahip olma veya daha fazla tüketme arzusunun kişinin kendisini güvende hissetme hissetmeyişi ile derinden ve dinamik bir şekilde irtibatlı olduğunu ortaya koyuyor. Öyle görünüyor ki, maddiyatçılık en çok, sevgi, öz saygı,yeterlilik veya kendini kontrol hususunda eksiklikleri olan kişileri cezbediyor. Gerçekten de, birçok insan, maddiyatçılığı, bu yaygın endişelerin veya güvensizlik sorunlarının bir çözümüymüş gibi görüyor. İşte içinde bulunduğumuz tüketim kültürü, bu güvensizlik duygusunu yenmenin, öz saygı edinmenin ve kendimizi sevilmeye layık görmenin bir yolu olarak bizi sürekli satın almaya yönlendiriyor. Popüler medyada, reklamlarda ve ünlülerin resimlerinde verilen mesaj hepaynı: Etrafınız değer sembolleriyle (başkalarının hayranlık duyacağı oyuncaklarla, cazip görünmenizi sağlayacak giysilerle veya önemli biri gibi görünmenizi sağlayan imaj ürünleriyle) çevriliyse eğer. kendinizi daha iyi hissedersiniz. İşte Kasser’e göre, güvensizlik duygusu hisseden bizlere, ancak satın aldığımız şeyler sayesinde öz saygı kazanacağımız vaat edildiği için, tüketme tutkumuzun ateşi sürekli canlı kalabilmektedir. Tüketime odaklanmış ekonomiler, bu bağlantıyı bildiklerinden, psikolojik güvensizlik duygusu uyandıracak koşulları oluşturmak için özel çaba sarf ediyorlar ve kendi canlılıklarını bu şekilde temin ediyorlar. Çocuklar, mal mülk edinmek için can atan anne babalarının kendilerine, kendilerinin de çocuklarına “ihtiyaç” olarak tanıttıkları ürünleri değil, ürünlerden çok daha fazlasını satın alabilmek için çalışıyor ve evde çok daha az vakit geçiriyorlar.. Üstelik bu uğurda, çocuklara ve yakınlarla yapılacak sohbet ve parayla satın alınamayacak diğer doyum sağlayıcı pek çok şey ihmal ediliyor. Çalışma, harcama ve tüketme için ayrılan sürenin sonunda ise geriye yaşanacak fazla vakit kalmıyor. Üstelik insanlar, geriye kalan bu kısa süreyi de, boş vaatler de bulunan reklamlarla tıka basa dolu kitlesel medyayı izleyerek geçiriyor. Böylece, sevginin ve saygının gereğince hissedilmediği ve kişinin kendisini sürekli başkalarıyla mukayese ihtiyacı duyduğu bir ortam, yani tüketim kültürel iklimi vücut buluyor. Bu iklimde hemen herkes, az veya çok, kişinin sahip olma arzusuyla yanıp tutuşmasına yol açan “servetkeşlik” isimli bulaşıcı bir hastalığın pençesinde kıvranıyor. Bu öykü elbette bir anlamda da modernitenin trajik öyküsüdür. Bu nokta da bizler, aslında kendi kuyruğunu yiyen birer yılanız. Bununla birlikte, Kasser sadece bir özdeyişin (“insan mutluluğu veya huzuru satın alamaz”) bize her zaman söyleyip durduğu şeyi teyit eden bilimsel verileri toplamakla yetinmiyor, bunun aksine neden bu kadar kolay inandırıldığımızın nedenlerini de açıklayarak maddiyatçılığın psikolojisini (temel ihtiyaçlarla ilgili olarak oluşturduğu güvensizlik duygusunu, insanların hayatlarının boş ve yabancılaşmış bir biçimde geçmesine yol açan özelliklerini) hayli inandırıcı ve özlü şekilde aktarıyor. Richard M. Ryan


Tanıtılan Yazılar